16 Mart 2009 Pazartesi

Ağlamak utanılacak bir şey değildir...

Alef'i yazacaktım. En azından sayfayı açıp yeni kayıt tuşuna elim gitmeden önce niyetim buydu. Fakat sonra vazgeçtim. İçimde bir sıkıntı var. Sanırım isyan etmek istediğim ama tek başıma, tek bir birey olarak güçsüzlüğümü farkedip lanet ederek benliğimi susturmaya çalıştığım akşamlardan birini yaşıyorum.
İsyan... Ne kadar güzel bir kelime. Bu kelime sadece başkaldırı anlamını taşımıyor bana kalırsa; bütün o ihtişamı içinde başkaldıranın acılarını, uğradığı baskıları, insanın başka bir insanı ezmek ve yok etmek uğruna alçabildiği en dip noktaları, ve fakat bütün bunlara rağmen umudu, zafer ihtimalini, güzel ve güneşli bir geleceği taşıyor bu kelime o ufacık, beş harflik benliğinde.
Son aylarda içimdeki sıkıntı büyüyor. Neden bulmak çok kolay. Gazeteleri ve dergileri karıştırırken gözlerimin yandığı zamanlar çok oluyor. Açıyorum dergiyi ve Kongo'da yüzbinlerce insanın evlerinden kaçtığını, çocukların açlıktan ölmeye başladığını ve bütün bunların sebebinin para olduğunu okuyorum; pis, leş kokan, bizim yaratımız olduğu halde insan hayatından daha değerli gördüğümüz para. Sayfayı çeviriyorum ve üstünde kir ve yıpranmışlıkla kıvranan bir elbise, sırtında belki de tek mülkü olan bir çuvalla, sefalet içinde bir Çinli görüyorum ve sosyalizmi yerlerde süründürenlere lanet ediyorum. Ve başka bir sayfada alaşağı edilen Amazon ormanları var; o yüce, herhangi bir devletten, herhangi bir ekonomik kazançtan, herhangi bir çıkardan yüce ormanlar. O ormanlar yakılıp yıkılırken "her şeyin iyiisni market bilir" diye ortalıkta gezinen insan bozuntularının "Karbon Marketi oluşturalım, ülkeler parayla çevreyi kirletme hakkı satın alsın," demelerini okuyorum. Ah ne yazık ki bitmedi... Dünyada milyarlarca insan açlıktan kıvranır, milyonlarcası bırak kendini ısıtacak yakıtı, başını sokacak bir ev bile bulamazken; Amerikalı'nın kışın uzun kollu giymek istemediği için "parasını verir, çatır çatır yakarım" diyerek kendini oturttuğu yaşam standartına bakıyorum, iki yüzlülüklerine ve insana ihanetlerine lanet ediyorum.
Acaba niye yazdım bu yazıyı. Bir önceki paragrafı bitirirken kendime bu soruyu sordum. Sanırım sadece içimdeki sıkıntının birazını yazıya döküp kendimi rahatlatmaktı başlangıç amacım. Ya da belki sadece şunu söylemek istemiştim: Filistin'deki taş atan çocuk olduğum kadar, Sri Lanka'da kamplara kapatılan çocuğum aynı zamanda. Kongo'da oğlunun başında ağlayan babayla birlikte ağlarken, Afganistan kızını okutmak için mücadele eden anneyle birlikte savaşıyor, Atina'da polise taş atıyorum. Yani her zaman ve her şekilde, insanın yanında duruyorum...

14 Mart 2009 Cumartesi

Çarpışma - J. G. Ballard

Evet... Elimde olmayan sebeplerden kaynaklanan kısa bir aradan sonra yine karşınızdayım. Kitaba geçmeden önce, iki-üç kişi okuyor topu topu diyip duruyordum ama takipçim olmayan, arkadaşımın arkadaşı yorumda bulunmuş, Ezgi hanıma teşekkür ediyorum :)
Biraz Ballard'dan bahsedeyim sizlere. Kendisini ben de bu kitapla tanımış bulundum. Kendisi 1930da doğmuş, hala hayatta olan bir yazardır. Ballard Şangay'da doğmuş. Japonlar Şangay'ı işgal ettikten sonra ailesiyle birlikte toplama kampına gönderilmiş ve birkaç yılını orada geçirmiş. Savaştan sonra İngiltere'ye gitmiş.
Ballard'ın kitaplarında bir "dystopia" (utopia'nın tersi) teması hakim. Bu da şu demek: ütopik bir toplumun karakterleri sayılan uyumluluk, yücelik, mükemmelliğin aksine Ballard'ın kitaplarında insanlığın sefaleti, içine düştüğü çürüme, şiddet, hastalık hakim durumda.
Çarpışma da tam olarak distopyaya uygun düşen tarzda bir kitap. Öncelikle söylemeliyim ki, bu kitabın birçok insanı rahatsız edeceğini, filmdeki sahneler yüzünden yarısında çıkan seyirciler benzeri "kitabı yarıda bırakma" eylemi yaratabileceğini düşünüyorum. Bunu söylememin sebebi Çarpışma'nın türünün belki de tek örneği olması ve teknoloji-şiddet-cinsellik üçlüsünü harmanlaması. Kitabın içindeki bazı betimlemeler insanın normallik anlayışını zorlayacak derecede. Bana kalırsa böylesi bir tarz gerekli ve yararlı, ama sizi bilemem tabi.
Kitabın konusuna gelince. Ballard'ın kendi ismini James Ballard isimli baş kahramanımızın dilinden ilerliyor kitap. Normal bir modern insan olan, Catherine isimli karısıyla yozlaşmış, iki tarafın da birbirini aldatıp durduğu bir evlilik yürüten James bir akşam büyük bir otomobil kazası geçiriyor ve bir adamın ölümüne sebep oluyor. Böylesi bir kaza James'in hayata ve topluma bakışını kökünden değiştiriyor. Kazadan sonra tanıştığı, araba kazaları ve bunların cinsel imgeleri konusunda sapkın ve takıntılı görüşlere sahip Vaughan'ın etkisiyle, araba kazalarına bağımlı hale gelen, araba objesine karşı büyük cinsel uyarılmalar duyan bir kişi haline dönüşmeye başlıyor yavaş yavaş. Dahası karısı Catherine ve kitapta tanıdığımız başka başka kişiler de (James'in öldürdüğü adamın karısı olan ve bir süre sonra James ile cinsel ilişkiler yaşamaya başlayan Helen de dahil) bu yola çekiliyorlar.
Çarpışma, biraz önce bahsettiğim gibi, alışık olmadığımız tarzda imgelerle dolu. Sadece arabalarda cinsel arzular duyabilen insanlar, bile bile araba kazası yapan kişiler, ünlüleri araba kazası yoluyla öldürme arzuları, çevreyi ve dünyayı arabalarla birleştirerek algılama ve dahası. Sanılmasın ki bütün bunların yarattığı kakafoni amaçsız ya da "aykırı kitap yaratma" amacıyla ortaya konmuş bir şey. Aksine Ballard'ın verdiği bir mesaj var.
Ballard'ın Çarpışma'da üstüne düştüğü tema insanın ürettiği teknolojilerin onun hayatına hükmetmeye başlaması ve insan elinden çıkma ürünlerin insan hayatını yoketme gücüne kavuşması. Ballard'a göre insanın bugünkü doymakbilmezliği geleceği yokediyor ve her isteğimizin, her arzumuzun doyurulduğu, gerçek olmayan ama gerçek diye bize sunulan bir dünyanın içinde yaşıyoruz. İşte böylesi bir dünyanın içinde teknoloji ve onun ürünleri bizi her yönden, ışıltılı, erotik, arzulara hitap eden yöntemlerle çağırıyor. Ballard'a göre, Çarpışma'nın görevi, teknolojinin ışıltılı bir ürünü olan araba unsurunu cinsel bir imge olarak ele alıp insanları böylesi bir dünyaya karşı uyarmak. Bitirmeden önce, bu kitabı okumanızı da tavsiye ettiğimi belirtmek istiyorum.
Evet, şimdilik bu kadar yeter. Bir sonraki durağımız Borges'ten Alef olacak. Hemen ardından da bugün okumayı bitirdiğim Hermann Hesse'den Siddhartha'yı yazacağım. Görüşmek üzere...

3 Mart 2009 Salı

Yabancı - Albert Camus

Evet, bir kitapla daha karşınızdayım. Yavaş yavaş bloga kitap yazmaya başladığımdan beri birikmişleri bitiriyorum.
Öncelikle yine biraz yazarımızdan bahsedeyim; gerçi Camus'un bundan önceki iki yazara göre çok daha tanıdık olduğunu zannediyorum. Kendisi çok yönlü ve kısa ama dolu dolu bir hayat yaşamış bir şahıs olduğu için onun hakkındaki yazımı kısa tutacağım. Bunun sebebi tembellik değil, ne kadar uzun yazsam da tam anlamıyla her yönünü anlatamayacak olmam.
Camus genellikle Varoluşçulukla ilişkilendirilir (kendisi bunu reddediyor ve -bu bana ilginç geldi- Sartre'nin de kendisinin de varoluşçulukla ilişkilendirilmelerine şaşırdıklarını belirtiyor). Kendi iddiası şudur ki, bireysel özgürlüğü hiçbir zaman elden bırakmadan Nihilizme karşı hareket etmiştir.
Camus'un siyasi hayatı bu lafları doğruluyor bana kalırsa. Kendisi Cezayir asıllı olduğu için, Cezayirliler'e yapılan ayrımlarla mücadele uğruna Fransız Komünist Partisi'ne katılmış. Bir süre sonra Cezayir'de kurulan Cezayir Komünist Partisi yerine Cezayir Halkın Partisi'ne destek verdiği için Troçkist damgasıyla partiden atılmış (tarihteki bütün komünist partilerdeki kangrenleşmiş sorundur bu: farklı fikirlerden ölesiye korkmak. Ama bu başka bir yazının konusu). Bu durum Camus'un duruşunu etkilememiş. Zaten temelinden komünist olmayan, daha çok anarşizme yatkın olan Camus birçok tarihi olayda (Doğu Almanya isyanı, Macar Devrimi vs.) anarşistleri desteklemiş. Buradan da anlayacağınız üzere Camus hayatı boyunca totaliter rejimlere karşı mücadele vermiş.
Edebi tarzına gelirsek... Camus hayatın ve insanın oluşturduğu yapıların anlamsızlığını kabul eder, ölümle sonuçlanacağı kesin olan yaşamın baştan umutsuz başladığnı söyler. Fakat buradan ,karşı çıktığı nihilizm gibi "değerlerin olmadığını" iddia ettiği ya da "umutsuzlukla kıvranalım" dediği zannedilmesin. Aksine Camus der ki, evet hayat anlamsızdır ama bu onu dolu dolu yaşamamızı engellemez. Hayat umutsuzlukla başlar ama bu gelecekten umut etmemizi, insanları ve dünyayı karşılık beklemeden sevmemizi engellemez. "Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir."
Camus'un eserleri de genelde bu temel üzerine kurulu. Olaylar anlamsız ve çıldırtacak kadar garip. Ancak karakterler özgür ve kararlı.
"Yabancı" romanı kısa ve hızlı gelişen bir roman. Kahramanımız Meursault topluma yabancılaşmakta olan, hayatın anlamını yakalayamayan, olaylara (annesinin ölümüne dahi) aykırı bir nesnellikle yaklaşan genç bir adamdır. Bütün aykırılığının yanında, düşünce tarzını büyük bir açıksözlülükle ifade eder. Örneğin "Evlenelim mi?" diyen kız arkadaşına "Elvenelim ya da evlenmeyelim, bence bir," der çünkü ona göre gerçekten bu iki seçenek arasında bir fark yoktur. Meursault başkalarının seçimlerinin ve yazgılarının kendisini ilgilendirmediğini, aynı şekilde başkalarının da kendisine karışmaması gerektiğini düşünür. Ancak toplumun bakış açısı bu değil bildiğimiz gibi.
Meursault olayların gelişimi sırasında bir cinayet işler e mahkemeye çıkarılır. Bana kalırsa kitabın en müthiş kısımları bu mahkemeyi anlatan bölümler. Zira sıradan bir cinayet davasının, Meursault'ın aykırılığının toplumsal dogmalar ve ahlak kuralları bakımından yargılanmasına dönüşmesini izlemek gerçekten rahatsız edici ve düşündürücüydü. Adam öldürmekten mahkemeye çıkarılan bir adam, bir süre sonra annesinin cenazesinde ağlamadığı, cenazenin ertesi günü sinemaya gittiği için suçlanmaya başlanır; bu tür "toplum-dışı" bir kişiliğe sahip olduğu için topluma zararlı olduğu iddia edilir. Sonuç olarak mahkeme artık bireyin, bireysel özgürlüklerin toplumun totaliter bakış açısında yargılanmasına dönüşür.
Yabancı okuduğum en güzel kitaplardan biriydi bana kalırsa. Camus Meursault'ın aykırı nesnelliğini o kadar güzel yansıtmış ki, kitabı okurken Meursault'laştığınızı hissediyorsunuz. Birçok yerde onun gibi düşünüyor, kendinizi onun yerine koyuyor, "Neden böyle olmasın?" diye düşünüyorsunuz. Aynı zamanda farklı bir bireyin toplum tarafından dışlanması, yargılanması, mahkum edilmesinin dehşetini iliklerinizde hissediyorsunuz. Kısacası, tavsiye ediyorum bu blogu okuyan 3-5 kişiye.
Bir kitap incelememin daha sonuna geldim. Bir sonraki durak Ballard'dan Çarpışma olacak. Onun ardından Borges'ten Alef'i yazacağım. Görüşmek üzere efenim.

2 Mart 2009 Pazartesi

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury


İki-üç gün sonra yazıyorum demiştim yine bir hafta olmuş, tembelliğime verin. Yine okumamın üstünden zaman geçmiş bir kitabı yazıyorum (sanırım 10 gün).
Öncelikle yazar hakkında kısa, çerez babında bilgiler vereyim. Ray Bradbury amcamız bilim-kurgu ve fantastik tarzda kısa öyküler ve romanlar yazmış, Amerikalı, tanınmış bir yazardır. Kendisi science-fiction yazmadığını söyler. Bu konudaki konuşması şöyledir:
"First of all, I don't write science fiction. I've only done one science fiction book and that's Fahrenheit 451, based on reality. Science fiction is a depiction of the real. Fantasy is a depiction of the unreal."
Kitaplarının bazıları filmlere konu olmuştur. Fahrenheit 451 ile aynı ismi taşıyan, kitabı konu alan 1966 yapımı bir film mevcut. Öğrendiğim kadarıyla 2010 yılında bitecek bir yeniden çekim planlanıyor. Bradbury ile ilgili genel bilgi şimdilik yeter sanırım.
Kitap üzerine konuşmak gerekirse, Bradbury kitabı baskı ve kitap düşmanlığı üzerine kurmuş. Bradbury kitabın ön sözünde, baskıya örnek olan bir anısını anlatmış. Anlattığına göre 1950lerde bir arkadaşıyla kaldırımda yürüyormuş ve bir polis gelerek "Napıyorsunuz?" diye sormuş. Bu şekilde bir müdahaleye sinirlenen Bradbury "Bir ayağımızı ötekinin önüne atıyoruz," diye cevap vermiş. Polisin kendisine anlamaz gözlerle baktığını görünce "Sadece yürüyoruz. Bizi durduramazsınız. Banka filan soymak isteseydik arabamız olurdu," diye sürdürmüş konuşmasını. Polis "Sadece yürüyorsunuz, öyle mi?" diye sorup Bradbury'den "Evet" cevabını alınca, "İyi, bir daha yapmayın," diyerek uzaklaşmış (bilmiyorum bu olay sizlere tanıdık çağrışımlarda bulunuyor mu? örneğin kol kola gezen sevgilileri 'gençler olmuyor' diye uyaran ya da canı sıkıldığında yoldan geçenleri sorguya çeken polisler gibi...).
Kitap günümüzden yüzlerce yıl sonrasında, atom savaşlarının sıradanlaştığı bir gelecekte geçiyor. Bu gelecekte kitaplar tamamiyle yasaklanmış durumda. Evlerinde kitap bulunduran kişiler suçlu durumuna düşüyor. İtfaiye teşkilatı tamamen biçim değiştirmiş ve yangınları söndürmek yerine yangın başlatma, kitapları ve içinde bulundukları evleri yakma görevlerini üstlenmişler. İşte böylesi bir ortamda Guy Montag adında bir itfaiyeci genç ve hayat dolu bir kızla tanışıyor ve bir süre sonra gözleri gerçeği, yaptığı işi, ve hayatının ve toplumun korkunç durumunu görmeye başlıyor. Bu andan itibaren Montag eve gizlice kitaplar sokan, kitapların büyüsünü anlamaya çalışan bir insana dönüşüyor.
Fahrenheit 451'in tek mesajı kitaplar üzerine değil. Kitaptaki itfaiyeci yüzbaşı günümüzde artık gerçeğe dönüşmüş, televizyonun yaşamımızdaki rolü, insanların boşlaştırılması, çocukların düşünmeyen kişiler olarak yetiştirilmesi konusunda kehanetlerde bulunuyor. Kitap 1953 tarihli, bu sebeple kehanet diyorum ki belirttiğim gibi bence bunların bir çoğu bugün gerçekleşmiş durumda. Bence kitabı önemli kılan işte bu kehanetler. Bradbury, yüzbaşının ağzından bize diyor ki, televizyon yaşamımızı ele geçirdiğinde onu elinde tutan güç odakları bizi kendi istedikleri gibi yönlendirebilir, yontabilirler. Yaşamın gerçeklerinden yüzümüzü çevirip televizyonun bize sunduğu yalan fakat şaşaalı dünyaya esir olabiliriz. Bradbury diyor ki, kitap demek değişik fikirler, fikirlerin çarpışması demektir. İnsan bir kitaptan hayatın anlamını anlatan sözler değil, başka insanların yaşamla ilgili çırpınışlarını, akıl yürütmelerini alır. Bu çarpışan fikirler, bu çırpınmalar olmadığında düşünme eylemi de yitmeye başlar. Düşünmeyi bırakan insan rahattır ve huzurludur. İşte televizyon insanı düşünmekten vazgeçirip ona renklerle süslenmiş bir dünya sunma konusunda görev alır.
Dediğim gibi, bana kalırsa bugünün dünyasında televizyon ve medyanın öteki formları bu misyonlarını başarılı bir şekilde yerine getiriyorlar. Acaba gündüz işinde didinen bir insan ne ara düşünecek, kafasında hayatı sorgulayacak, fikirleri çarpıştıracak? Akşamlarını televizyonun karşısında, elinde kumandayla geçiren milyarları düşününce bu sorunun cevabı iç açıcı olmuyor. Hele de televizyonun propaganda ve hipnoz gücünün ne kadar yüksek olduğu düşünülürse...
Evet canlarım, şimdilik bu kadar. Yazılmayı bekleyen bugün itibariyle okumayı bitirmiş olduğum iki kitap daha var: Camus'tan Yabancı ve Ballard'dan Çarpışma. Bunları da kısa sürede yazmayı planlıyorum. Şimdilik görüşmek üzere...

24 Şubat 2009 Salı

Albemuth Özgür Radyosu - Philip K. Dick


Aslında iki kitabı bir yazıda halletmeyi planlamıştım ama blog okuyucusunun (ben de dahil) uzun yazıları okumaktan sıkıldığını düşünerek iki yazıya bölmeye karar verdim. Bu, aldığım kitap yazma kararından sonra yazacağım ilk kitaptır. Bu arada, Albemuth'u yaklaşık 15 gün önce okudum. Yazı sıcağı sıcağına değil yani, biliniz :)
Philip K. Dick'in adını duymuş olanlar varsa bilirler, kendisi çok sayılan bir bilimkurgu yazarımızdır. Hikayeleri ve romanları çok tutmuş, hatta Blade Runner (Harrison Ford, Edward James Olmos) isimli kült bir bilimkurgu filmi ve daha yakın zamanlı olduğu için bilinmesi daha muhtemel Minority Report isimli film onun hikayelerinin üstüne kurulmuştur.
Dick'in yaşamının son yıllarında biraz kafayı üşüttüğüne inanır insanlar. 70lerin sonunda VALIS isimli bir teori geliştirmiş, hatta böyle de bir kitabı var. Açılımı Vast Active Living Intelligence System. Dick'e göre evren yaşam noktalarıyla dolu ve bunların arasında sürekli bir iletişim var. İşte VALIS bu iletişimin bütününü temsil ediyor. Dick VALIS'in kendisiyle ve dünyadaki başka kişilerle iletişime geçtiğine ve "Rome Emperor Incarnate" olarak adlandırdığı Nixon'ı devirmek için yol gösterdiğine inanmış (yan bilgi: Dick tarihin MS I. yyda durduğuna ve o zamandan bu zamana zorbalık ve baskı simgesi olarak gördüğü Roma İmparatorluğu'nun dünyayı yönettiğini iddia ediyor).
Radio Free Albemuth Dick'in ölümünden sonra notları arasında bulunmuş ve yayınlanmış bir kitabı. Anlaşılmış ki bu kitap VALIS teorisinin bir tanıtımı, ona bir giriş niteliği taşıyor. Dick kitapta kendini bir karakter olarak kullanıyor ancak VALIS tarafından iletişime geçilen kişi olarak Nicholas adında bir arkadaşını tanıtıyor. Kitap da bazı kısımlarda Dick'in ağzından, bazı kısımlarda Nicholas'ın ağzından devam ediyor.
Aslında kitabın konusuyla ilgili genel bilgiyi yukarıda vermiş bulundum. Amerika komünist paranoyasını kullanarak başa gelmiş bir başkanın yönetimi altındadır. Ülkenin her yerinde Amerikan Halkının Dostları adındaki yarı-resmi bir örgütün gönüllü çalışanları kol gezmektedir. Bunlar Amerikan devletinin güvenliğine zararlı olabilicek, iktidar karşıtı kişileri mimlemekte, takip etmekte, ortadan kaldırmaktadırlar. Ayrıca toplum tamamen bir polis toplumuna dönüşmüş, muhalefetin yaşam şansı ortadan kalkmış, herkes kalıplar içinde yaşamak zorunda bırakılmıştır. Kısacası bireysel özgürlük diye bir şey kalmamış, "örnek vatandaş" lafları toplumu doldurmuş, devletin koyduğu toplumsal normların dışına çıkan herkes tehdit altına girer olmuştur. İşte böylesi baskıcı ve kalıpçı bir toplumda, VALIS Nicholas'la iletişime geçer ve ABD başkanını devirmek için sürdürülen harekete onu da dahil eder.
Kitabı okurken strese girmemeniz, sinirlenmemeniz elde değil. Olayların geçtiği o baskı atmosferi, o bildik, dünyanın (bizimki de dahil) çeşitli ülkelerinde olan "Çoğunluktan değişik yaşayan kötüdür; devlete zararlıdır; onu taciz etmek, haklarını hiçe saymak, işkence etmek normaldir." anlayışı, birazcık adalet duygusu olan (ve tabi bu anlayışı kabul etmemiş) herkesi rahatsız edecektir eminim. Dick bu notları gelecekle ilgili kehanet benzeri bir tarzda yazmış ama ben dünyanın bugünkü haline bakınca kehanetlerinin gerçekleştiği yerler görüyorum ve çok rahatsız oluyorum. İnsanlığı nihai barışa, eşitliğe, adalete, kardeşliğe götürecek bir sistem insan özgürlüğünü, farklılıklara saygıyı içermeye mecburken biz nasıl bu geleceği bulacağız? Amerikan özgürlüğüyle gelmeyin bana arkadaşlar, Amerikan rüyası ve Amerikan özgürlüğü sadece Amerikan yaşam normlarını içselleştirenler için vardır, farklı olanlar için özgürlük bulamazsınız (bknz. McCarthy, komünist cadı avı, Irak, Guantanamo vs). Temelinde kişilerin özgürlüğü ve toplumu eşitçe ve beraberce yönetmesi anlayışı yatan Sosyalizm'i hakim hale getirmek için kurulan fakat 20-30 sene içinde devletçi, baskıcı, tek tipçi bir hale dönüşen Sovyetler örneğini görürken nasıl umut edeceğiz gerçek, demokratik, eşit ve adaletli dünya düzenini? Bana bunların hiçbir zaman olamayacağını, insanların bir arada yaşayamayacağını, insanlığın geleceğini her zaman çıkar kavramının belirleyeceğini söyleyen arkadaşlarım var. Onların umutsuzluklarını anlıyorum ama aynı umutsuzluğa kapılmayı reddediyorum. Önüme sunulan şaşaalı, paranın her kapıyı açtığı, kapılardan geçenlerin sefalet içindeki milyarları unuttuğu dünyayı reddediyorum. Sosyalizm diye yedirilmeye çalışılan, devletin mutlak egemenliğini, devletin insandan önceliğini kutsayan, tek partinin çok renkliliğe izin vermediği bürokratik diktatörlüğü reddediyorum. İnanıyorum ki, insanlık gerçek adalet, eşitlik, özgürlük, demokrasi üzerine kurulu ama aynı zamanda herkesin doyduğu, sağlık hizmetine eriştiği, onurlu bir eğitim aldığı, hayattan keyif aldığı ve bunları yaparken gezegeni yok etmediği dünya düzenini kuracak güce sahiptir.
İşte bir kitabın bana düşündürdüklerinden bir parça. ASlında daha çok şey yazmak istiyorum ama çok uzun yazılar okunmamaya mahkum oluyor. Bu sebeple az ve öz anlatmaya çalıştım. Bir sonraki kitap yazımda (işallah bir-iki gün içinde gelecek, çünkü Albemuth'dan sonra okuduğum, yazılmayı bekleyen kitaplar var) görüşmek üzere efenim...

19 Şubat 2009 Perşembe

Tembellik

Bir aya yakındır hiçbir şey yazmamışım. Bir işe başlıyorsun, devam et bari ama di mi?!
Neyse karar aldım, daha biçok yazıcam buraya. Bundan sonra okuduğum kitaplarla ilgili düşüncelerimi ve tavsiyelerimi bulacaksınız. Sanki çok okuyan var da bloğumu konuşuyorum boş boş...
"Kitap okumanın bence gereği yok. Bilgiyi internetten şak diye buluyoruz. Kitap vakit kaybı" diyen arkadaşlar, demese bile böyle düşünenler var. Aslında böyle bir önermeyi tartışmak istemiyordum ama madem kitaplar hakkında yazacağım, biraz tartışayım.
İnternetten istediğimiz bilgiyi bulabiliriz, evet bu doğru. Fakat duygular? Ya da başka bir insanın düşünceleri, dünyası, size sunmak istediği duyguları?.. Bunları nereden bulacağız acaba? Nasıl daha iyi bir insan olacağız insanlığın bunca yıllık birikimini bize sunmak gibi alçakgönüllü bir amaçtan başka işlevi olmayan kitaplara el sürmedikçe?... Tek başına bilginin hiçbir halta yaramadığını, insan bilincinin hayranlık veren koridorlarını zenginleştirmedikçe, etkisinde kalıp kararlar alacağı şeyler okumadıkça, yaşamadıkça bilginin boşlukta yitip gideceğini nasıl anlayacağız?...

Mesela şöyle bir anlatıyı, basit ama içten, nasıl bulacağız:

"Gregor Aksinya'sını parıl parıl sabah aydınlığında gömdü. Mezarın içine uzattı onu, kanı çekilmiş esmer tenli kollarını göğsünün üstünde kavuşturdu, göğe dikili, camlaşan yarı açık gözlerinin içine toprak dolmasın diye yüzüne bir mendil örttü. Sonra vedalaştı onunla. Çok ayrı kalmayacaklarına inanıyordu.
Tümseğin üstünde nemli, sarı balçığı gayretli avuçlarıyla bastırdı, uzun bir zaman mezarın yanında dizlerinin üzerinde kaldı. Başı önüne eğikti. Sallanıyordu azıcık.
Artık bir acelesi kalmamıştı. Her şey bitmişti."

Ya da şöylesini nasıl okuyacağız:

When the last living thing
Has died on account of us,
How poetical it would be
If Earth could say,
In a voice floating up
Perhaps
From the floor
Of the Grand Canyon,
"It is done.
People did not like it here."
(Aslında Nazım'dan bir şiir yazmak istemiştim ama nedense blogger şiiri Nazım'ın tarzında yazmama izin vermiyor (ya da ben beceriksizim).)

Uzun lafın kısası, köşemi okuyan iki-üç arkadaşa bu yazıdaki son mesajım: Bir kitabın bize katabileceği belki de sadece içindeki tek bir cümle, tek bir paragraf olabilir. Ama enim olun o bir cümleyi elde edebilmek için bütün kitabı okumak bir zaman kaybı değil, insan olmanın gereğidir.
Görüşmek üzere efenim...

21 Ocak 2009 Çarşamba

We should buy a bar dude!

Pastanenin bahçesinde üç kişi... Bir masanın etrafına oturmuşlar; son iki tane çikolatalı açmayı 3 kişiye paylaştırabilmiş olmamın haklı ama kısa süren sevincini çoktan yaşayıp tüketmişler. Dekor bir pastaneden çok daha dramatik bir mekan olabilirdi, ancak ne yazık ki bu kadarıyla idare etmek durumundayız; zira 3 kişinin, avuç içlerine oturttukları, bebek kafası büyüklüğündeki şarap kadehlerini birbirlerinin burunlarına doğru sallayarak dertlenecek paraları yok. Açma ve çaya talim...
İçlerinden birinin gözleri yolda. Ah, hayır, sanmayın ki dalıp gitmiş, olmayan insanları, olmayan olayları, büyük hayalleri görüyor yolda. Yo, hayır, sadece otobüslerin numaralarına bakıyor.
İkincisi, "Birer çay daha söyleyelim mi?" diyor.
Üçüncüye de bunu onaylama rolü kalmış gibi görünüyor doğal olarak; ama hayır, onaylayan yine birinci oluyor. Üçüncü biraz sessiz. Sanırım, biraz sonra diğer ikisi içlerini dökmeye başlamışken dinleyici konumunda kalmaya bir hazırlık bu.
"Bu sene çok sıkıcı ve tatsız geçiyor," diyor birinci (gelin şu işi kolaylaştıralım, isimler Eins, Zwei ve Drei olsun). "Halbuki geçen sene ne kadar iyiydi," bir an duraklıyor Eins, "yaşadığımızı hissediyorduk."
Zwei, Eins'e büyük bir bilgelik sunmuş gibi bakıyor ve "Gerçekten de öyle," diyor trajedik bir biçimde. "Sürdürmek istediğim hayat bu değil. Yaşamak istediğim şey, bir şirketin modern kölesi olup 'Yaşa ve varol kapitalizm' nidalarıyla yaşlanmak değil;" Çayından bir fırt çekiyor, "tabi böylesi bir hayat çizgisinde, 'yaşlanmak' sınırını 35-40 yaşlarına yerleştiririm."
"İnsan, hayatını bir rutine -hele ki sıkıcı bir rutinse bu- bağladığında yaşlanmış demektir zaten," diyor Drei.
"Ya da, artık yaşamak istemediği bir hayatı yaşıyorsa..." diye tamamlıyor Eins.
"Madem sürdürmek istediğim hayat bu değil; madem ki beni yavaş yavaş öldürmeyecek bir iş yapmak, yaşamak istiyorum, o halde ipleri elime alıp çeviremez miyim hayatımın yönünü?" diye soruyor Zwei.
Eins cevap vermeden önce bir an sessiz kaldı - hatta çayından bir yudum almış olabilir, bakışlar Zwei'ın surat ifadesine kilitlendiği için bunu hatırlamak mümkün değil. "Biliyorsun ki, senin yaşamı yakalamanı sağlayacak herhangi bir kararını gözüm kapalı desteklerim," diyor Eins. "Ama your parents? Onlar da aynı sakinlikle karşılayacaklar mı bunu?"
Zwei acı acı güldü. "Bir düşünsene," diyor. "Bugüne kadar hep en iyi okullardan geçmemle, en iyi okullara girmemle, hayatımı 'Başarılı, rahatı yerinde, örnek bir vatandaş' çizgisine doğru kamçılamamla övünmüşler. Şimdi 'Oğlumuz mühendisliği filan bir kenara attı, bir bar açtı ve aynı zamanda yazar.' diyebilirler mi?"
"Sadece nihai mutluluğumuzu istiyorlar, biliyorsunuz bunu," diyor Drei.
"Sorunun temelleri burada yatıyor zaten," diye cevap veriyor Eins. "Mutluluğu iyi bir iş, iyi bir mevkiyle kazanabileceğimize inanmış ya da inanmak ister durumdalar."
"İstediğim bu değil, kendimi bile bile öldüremem," diyor Zwei. Eins'e bakıyor. "Benden iyi bir durumda değilsin."
"Ah, hem de hiç," diye cevap veriyor Eins. "Düşünsene, ben kendimi, benliğimi, kişiliğimi, hayattan alabileceğim zevki ve neşeyi sahnenin üstünde gezinirken, herkesi ve her şeyi unutarak yepyeni bir insana can verirken, bu canlanışı seyredenleri rutinin üstüne bir anlığına olsun çıkarırken bulduğumu farketmişim! Burada bulmuşum kendimi; bir bilgisayarın karşısında, bilmem hangi programlama dilinde, 'Noluyor lan, ne yapıyoruz hepimiz burada?!' düşünceleri eşliğinde satırlar döktürürken değil!"
"O halde soru belli bir noktaya geldi, dayandı," diyor Drei. "Ne için yaşıyoruz, ne yapmaya çalışıyoruz?"
"Ya da, istediğimiz hayat nedir? Bizim için 'iyi hayat' nedir?" die tamamlıyor Zwei. "Kimin için yaşamalıyız? Hayatımızın gidişatını çevremiz mi belirlemeli, kendimiz mi? Ya da kendi yolunu kendi açan ulu bir nehir gibi akışına mı bırakılmalı."
"Her ulu nehrin bir şelalesi vardır, biliyorsun," diyor Drei. "Yani yüksekten bir anda aşağılara indiği..."
"Ama ne muhteşem bir iniştir o!" diyor Zwei. "İnsan eliyle yapılmış, manipule edilmiş hiçbir kanal ulaşamaz o inişin görkemine!"
"Dengeyi bulmakta yatıyor huzur bana kalırsa," diye araya giriyor Eins. "Yani çevreni biraz olsun memnun et -zira buraya gelmende büyük katkıları var, vefa beklemeleri normal-, ama kendin için yaşa, kendi isteklerinle, kaygılarınla, arzularınla, korkularınla, hayallerinle... Kendi iniş ve çıkışlarınla..."
Zwei Eins'e bakıyor: "Dude, we should buy a bar!"
"Better, we should create a bar, our bar!" diyor Eins.
"What and who are we living for," diye yankılıyor Drei...